Bu sesi hatırladınız mı? 1977 yılında, bir plağın üzerine kazınıp sonsuzluğa bırakılan o selamı… O gün bu selamı gönderenler, sesin sahibi dahil, belki de hiç kimse bu mesajın bu kadar uzağa gideceğini hayal etmemişti.
İnsanlığın şimdiye kadar uzaya gönderdiği en uzak elçileri sizce bizden ne kadar uzakta?
Ay’ın çok ötesinde, Mars’ın tozlu kızıllığından çok daha uzakta, Güneş sistemimizin en kuytu köşelerini bile geride bırakmış, zifiri karanlığın içinde ilerliyor.
15 Kasım 2026 tarihinde, Voyager 1 bir mesafe rekoru kırmış olacak, Dünya’dan yaklaşık 26 milyar km uzaklığa erişecek ve artık bizden tam bir ışık günü mesafede olacak. Bu, evrenin en hızlı habercisi olan ışığın bile bu mesafeyi kat etmek için tam 24 saate ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor. Yani bugün ona bir “günaydın” mesajı gönderirsek, cevabını almak için tam 48 saat beklemek zorunda kalacağız.
Bu inanılmaz serüven, günümüzün basit hesap makinelerinden daha zayıf bir zekâya sahip, disklerle değil kasetlerle çalışan 1970’lerin teknolojisiyle başladı. Şimdi, bu elçilerin hikâyesini keşfetmek üzere zamanı geri alalım.
1977 yazında, Kennedy Uzay Merkezi’nden iki uzay aracı fırlatıldı: Voyager 1 ve Voyager 2. Bu araçlar Titan-Centaur roketleriyle uzaya gönderildi. Başlangıçta görevleri. Jüpiter ve Satürn başta olmak üzere, dış Güneş Sistemi’ndeki dev gezegenleri yakından incelemekti ve bu görev için planlanan süre yalnızca beş yıldı.
İlk olarak 20 Ağustos 1977’de Voyager 2 fırlatıldı. Kısa bir süre sonra, 5 Eylül 1977’de Voyager 1 onu takip etti. Voyager 1, daha kısa ve hızlı bir yörünge izleyecek şekilde planlanmıştı. Bu sayede zamanla ikizini geçerek insan yapımı en uzak nesne haline geldi.
Başlangıçta birkaç yıl sürmesi beklenen bu misyon, zamanla bambaşka bir şeye dönüştü. Voyager programı gezegen bilimi ve insanlığın mühendislik gücü açısından da tarihi bir deney haline geldi. Bugün, neredeyse yarım yüzyıl sonra, bu araçlar hâlâ çalışıyor ve veri göndermeye devam ediyor.
Voyager görevinin önemi, sadece Jüpiter ve Satürn’le sınırlı kalmadı. Bu araçlar sayesinde dış Güneş Sistemi hakkında bildiklerimiz kökten değişti. Fırlatma maliyetleri, operasyon giderleri ve nükleer güç sistemleri de dahil edildiğinde, toplam maliyet yaklaşık 865 milyon dolara ulaştı.
Gezegen geçişleri tamamlandıktan sonra görev yeni bir evreye girdi. Programın adı “Voyager Yıldızlararası Misyonu” yani VIM olarak değiştirildi. Bu noktadan sonra Voyager araçları artık gezegenleri değil, Güneş Sistemi’nin sınırlarını ve ötesini incelemeye başladı.
Bugün Voyager 1 ve Voyager 2, Güneş’in manyetik etkisinin dışına çıkmış durumda. Yani artık yıldızlararası ortamda ilerliyorlar. Burada plazma yoğunluğunu, manyetik alanları ve yüksek enerjili parçacıkları ölçüyorlar. Şu anda yıldızlararası uzaydan doğrudan veri gönderebilen tek insan yapımı nesneler onlar.
Bu başarı, büyük ölçüde uzaktan yapılan yazılım güncellemeleri ve yaratıcı mühendislik çözümleri sayesinde mümkün oldu. 1970’lerin teknolojisiyle üretilmiş bu araçlar, hâlâ çalışıyor. Bu da onları bilimsel ve teknolojik birer mucize haline getiriyor.
Voyager görevlerinin elde ettiği devasa başarının arkasında, doğanın sunduğu nadir bir kozmik fırsat yatmaktadır. Yaklaşık 175 yılda bir gerçekleşen özel bir geometrik dizilim sayesinde Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün aynı hat üzerinde toplanmıştır. Bu nadir hizalanma, devasa yakıt depolarına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırarak “Kütleçekim Yardımı” (Gravity Assist) tekniğinin kapılarını aralamıştır.
İlk kez 1973-74 yıllarında Mariner 10 göreviyle test edilen bu yöntem, bir uzay aracının gezegenlerin kütleçekim kuyusunu kullanarak hızını artırmasını ve rotasını bükmesini sağlar. Adeta bir “kozmik sapan” gibi çalışan bu teknik, Voyager 2’nin Neptün’e ulaşma süresini 30 yıldan 12 yıla indirerek imkansızı mümkün kılmıştı
1977 yazında ardı ardına fırlatılan Voyager 1 ve 2, başlangıçta sadece Jüpiter ve Satürn’ü kapsayan 5 yıllık bir görev için tasarlanmıştı. Ancak NASA mühendislerinin uzaktan komuta ile sistemleri yeniden programlama becerisi, bu yolculuğu güneş sisteminin tüm devlerini kapsayan bir “Grand Tour” a dönüştürdü.
Mühendisliğin sınırlarını zorlayan bu makineler, soğuk derinliklere doğru ilerledikçe geçtikleri her durakta bildiğimiz evreni yeniden tanımladı. Bugün her iki araç da güneş sistemimizin sınırlarını aşarak yıldızlararası uzayda insanlığın en uzak elçileri olarak yolculuklarına devam ediyor.
Bu olayin fiziğine biraz girmek istiyorum; bu konuyu mantığımıza oturtmak çok keyifli olacaktır çünkü aslında her şey klasik momentumun korunumu ve bağıl hız prensiplerine dayanıyor.
Hayal edin: Karşıdan size doğru saatte 50 km hızla gelen bir kamyon var. Siz de elinizdeki tenis topunu kamyona doğru 20 km hızla fırlatıyorsunuz. Top kamyona çarpıp geri döndüğünde, hızı sadece kendi fırlatma hızınız (20 km/h) olmaz; kamyonun hızından da bir pay alır ve size çok daha süratli bir şekilde geri döner.
Uzayda “kamyon” devasa bir gezegendir (örneğin Jüpiter), “top” ise Voyager’dır.
Aman dikkat; Voyager gezegene fiziksel olarak çarpmaz’ onun kütle çekim alanına çarpar. Gezegenin kütleçekim alanına ‘takılır’ ve sanki görünmez bir sapanın lastiğine girmiş gibi savrulur.
Biliyoruz ki enerji yoktan var olmaz. Voyager hızlanıyorsa, bu enerjiyi bir yerden alıyor olmalı. Voyager, bir gezegenin yanından geçerken gezegenin yörünge hızından çok küçük bir miktar çalar.
- Gezegen: Voyager geçerken çok ama çok az yavaşlar (bu yavaşlamayı sıfır kabul edebiliriz çünkü gezegen çok büyük kütlelidir).
- Voyager: Bu enerji transferi sayesinde devasa bir hız kazanır.
Büyük kütleli gezegen çok çok az yavaşladı, küçük kütleli Voyager oldukça hızlandı, toplam momentum korundu!
Neden 175 Yılda Bir?
Normalde bir gezegenden diğerine gitmek için çok fazla yakıt gerekir. Ancak 1970’lerin sonundaki o özel dizilimde gezegenler öyle bir sıraya girdiler ki; Voyager Jüpiter’den aldığı hızla Satürn’e, Satürn’den aldığı hızla Uranüs’e fırlatılabildi.
Eğer gezegenler dağınık olsaydı, Voyager bir gezegenden hız alıp boş uzaya doğru savrulurdu. Bu dizilim sayesinde her durak, bir sonraki durak için bir “fırlatma rampası” görevi gördü.
Eğer kütleçekim yardımı olmasaydı:
- Voyager’ın içine bizi Neptün’e kadar götürecek devasa yakıt tankları koymamız gerekirdi.
- Bu kadar ağır bir aracı Dünya’dan kaldıracak kadar güçlü bir roket henüz icat edilmedi.
Yani bu teknik sayesinde yakıt yerine yerçekimini kullanarak “bedava” hız kazandık.
Devlerin Dünyası: Jüpiter’den Neptün’e Tarihi Keşifler
Voyager’lar, dış güneş sistemindeki dev gezegenleri teleskoplardaki soluk ışık noktalarından gerçek, jeolojik birer dünyaya dönüştürdü. Astronomi kitaplarını baştan yazdıran keşifler, evrene bakışımızı kökten değiştirdi:
- Jüpiter:
1979’da Voyager 1, Jüpiter’in yanından geçerken gezegene oldukca yaklaştı. Bu yakın geçiş sırasında Jüpiter’in devasa boyutu ve karmaşık atmosfer yapısı ayrıntılı biçimde incelendi. Jüpiter’in çapının 142.984 kilometre olduğu bu gözlemlerle net biçimde doğrulandı.
Ancak en çarpıcı keşif, Jüpiter’in uydusu Io üzerinde yapıldı. NASA çalışalari, Io’da aktif volkanlar olduğunu fark etti. Bu, Güneş Sistemi’nde Dünya dışında ilk kez aktif volkanizma görüldüğü anlamına geliyordu.
Uzmanlara göre, bu volkanlardan fırlayan maddeler 300 kilometre yüksekliğe ulaşabiliyor ve saniyede 1 kilometre hızla uzaya savruluyordu.
Bu keşif, Jüpiter ile uyduları arasındaki güçlü kütleçekim etkileşiminin etkisini açıkça gösterdi. Europa ve Ganymede gibi diğer büyük uydular, Io’yu sürekli çekiştiriyor. Bu etkileşim “gelgit pompalaması” olarak adlandırılıyor. Sonuç olarak Io’nun yüzeyi yaklaşık 100 metre kadar şişip iniyor. Bu sürekli deformasyon, uydunun iç kısmını ısıtıyor ve volkanik faaliyetleri tetikliyor.
- Satürn
Voyager araçları Satürn’e ulaştığında, gezegenin halkalarını şimdiye kadar görülmemiş ayrıntıda inceledi. Halkalarda daha önce bilinmeyen radyal “parmaklık” yapıları tespit edildi. Halkaların sanıldığı gibi tek parça değil, son derece ince ve karmaşık bir yapıdan oluştuğu ortaya çıktı.
Ancak en kritik duraklardan biri Satürn’ün uydusu Titan oldu. Titan’ın yüzeyi yaklaşık -180 celcius sıcaklığa sahip. Buna rağmen yoğun bir atmosferi var. Basınç, Dünya’dakinin yaklaşık 1,5 katı.
Bu atmosfer büyük oranda azot ve metan içeriyor. Voyager verileri, Titan’da güçlü fotokimyasal süreçlerin gerçekleştiğini gösterdi. Bu süreçlerin, yaşam ortaya çıkmadan önce Dünya’daki kimyasal ortama benzediği düşünülüyor.
Bu yüzden Titan, prebiyotik kimya çalışmaları için adeta doğal bir laboratuvar olarak görülüyor.
- Uranüs ve Neptün
Voyager 2, Uranüs ve Neptün’ü yakından ziyaret eden tek uzay aracı olma özelliğini hâlâ koruyor.
1986’da Uranüs’ün, 1989’da ise Neptün’ün yanından geçti. Bu geçişler sırasında çok şaşırtıcı sonuçlar elde edildi. Uranüs’ün manyetik alanının yaklaşık 60 derece, Neptün’ünkünün ise 47 derece eğik olduğu ortaya çıktı. Bu, gezegen manyetizmasıyla ilgili mevcut teorileri ciddi biçimde sarstı.
Neptün’de gözlenen Büyük Karanlık Leke adlı dev fırtına ve saatte 2.000 kilometreyi bulan rüzgârlar, gezegenin ne kadar dinamik olduğunu gösterdi. Üstelik Neptün, Güneş’ten çok az enerji almasına rağmen bu kadar güçlü atmosfer hareketlerine sahipti. Bu durum, bilim insanlarını uzun süre düşündürdü.

Voyager 2’nin son büyük keşiflerinden biri, Neptün’ün uydusu Triton oldu. Triton’da aktif azot geyserleri gözlemlendi. Ayrıca burada ölçülen sıcaklık -235 celcius ile Güneş Sistemi’ndeki en düşük değerlerden biri olarak kayda geçti. Bu veriler, volkanizma ve tektonik hareketlerin sadece Dünya’ya özgü olmadığını gösterdi.
NASA/JPL/USGS
Güneş Sistemi’nin Görünmez Sınırları: Bir Kozmik Kalkan Hikayesi
Güneş Sistemi’nin bittiği ve yıldızlararası uzayın başladığı o gizemli sınırı, Voyager’lar sayesinde artık sadece birer matematiksel hesaplama olarak değil, fiziksel bir gerçeklik olarak biliyoruz.
Güneş, merkezinden sürekli olarak “Güneş rüzgarı” dediğimiz yüklü parçacıkları dışarıya savurur ve bu rüzgarlar, sistemimizin etrafında “heliosfer” adı verilen devasa bir manyetik balon şişirir. Bu balon, bizi galaksinin derinliklerinden gelen tehlikeli kozmik radyasyona karşı koruyan ilk savunma hattımızdır.
Voyager araçları bu sınırın dışına çıkarken iki kritik eşikten geçti. İlki, “sonlandırma şoku” adı verilen bölgeydi. Burada Güneş’ten gelen parçacıklar, yıldızlararası ortamın direnciyle karşılaşınca hızları aniden ses hızının altına düştü. Voyager 1 bu bölgeyi 2004’te, Voyager 2 ise 2007’de geçti. Bu iki farklı zaman ve mesafe verisi bize şunu öğretti: Güneş Sistemi’nin etrafındaki bu koruyucu kalkan, pürüzsüz bir küre değil, rüzgarda dalgalanan dev bir bayrak gibi düzensiz ve esnektir.

Asıl tarihi an ise, “heliopoz” denilen ve Güneş’in manyetik etkisinin tamamen sona erdiği son sınırın aşılmasıydı. Voyager 1, 25 Ağustos 2012’de bu çizgiyi geçerek yıldızlararası uzaya ayak basan ilk insan yapımı nesne oldu. Voyager 2 ise farklı bir yörünge izleyerek 2018’de onu takip etti. Bu geçişlerin yaşandığı, araçların üzerindeki plazma dalga sistemleriyle kanıtlandı; sınırın ötesinde plazma yoğunluğu aniden artmıştı. Bu, artık Güneş’in “mahalle sınırlarından” çıkıp gerçek derin uzaya girdiğimizin en net fiziksel kanıtıydı.
Bu keşfin bizim için hayati bir önemi var: Heliosferin dış uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkları nasıl engellediğini ilk kez doğrudan ölçmüş olduk. Elde edilen veriler, heliosferin bir kalkan gibi davranarak kozmik ışınların büyük bölümünü durdurduğunu gösterdi. Eğer bu kalkan olmasaydı, Dünya bugün çok daha yoğun bir radyasyon altında olurdu. Bu bilgiler, sadece sistemimizin nasıl yaşanabilir olduğunu açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki derin uzay yolculuklarında astronotlarımızı nasıl korumamız gerektiğine dair en temel referans kaynağını oluşturuyor.
Güneş Sistemi’nin bu görünmez sınırlarını aşan Voyager 1, sadece fiziksel engelleri değil, hayal gücümüzü zorlayan mesafe rekorlarını da kırmaya devam ediyor. Takvimler 15 Kasım 2026’yı gösterdiğinde, bu emektar elçimiz uzay keşif tarihinin en sembolik eşiklerinden birine, yani “bir ışık günü” mesafesine ulaşmış olacak. Bu, Voyager 1’in bizden yaklaşık 25,9 milyar kilometre uzağa gitmesi demektir. Bu mesafeyi zihnimizde canlandırmak zor olsa da şöyle düşünebiliriz: Evrendeki en hızlı haberci olan ışık bile, Dünya’dan yola çıkıp Voyager’a ulaşmak için tam 24 saat boyunca yol kat etmek zorunda kalacak.
Bu devasa uzaklık, Dünya’daki mühendisler için sabır isteyen bir iletişim sürecini de beraberinde getiriyor. Artık Voyager ile “sohbet etmek” imkansız hale geliyor; çünkü gönderdiğimiz bir komutun araca ulaşması ve ondan bir yanıtın bize geri dönmesi tam 48 saat sürecek. Pazartesi sabahı gönderilen bir “kendini test et” komutunun sonucunu ancak Çarşamba sabahı öğrenebileceğiz. Bu durum, uzay aracının artık neredeyse tamamen kendi başına, evrenin zifiri karanlığında bağımsız bir şekilde hareket ettiği anlamına geliyor.
Bu zayıf ve uzak fısıltıları duymak için NASA, Derin Uzay Ağı (DSN) adı verilen devasa anten dizilerini kullanıyor. Kaliforniya, Madrid ve Canberra’daki bu 70 metrelik dev kulaklar, Voyager’dan gelen ve artık iyice sönümlenmiş olan sinyalleri yakalamaya çalışıyor. Veri akışı o kadar yavaş ki, saniyede sadece 160 bitlik bir hızla bilgi alabiliyoruz. Bu hızı günümüzün fiber internetleriyle kıyasladığımızda, sanki okyanusun ortasından bir mum ışığıyla mesaj göndermeye benziyor. Ancak bu küçük veri paketleri, insanlığın şimdiye kadar ulaştığı en uzak noktanın fiziksel yapısını bize anlatan altın değerindeki bilgilerden oluşuyor.
Voyager’ların bu zifiri karanlıkta ve mutlak sıfıra yakın dondurucu soğukta hayatta kalması, aslında bir tür “kozmik yaşam destek ünitesine” bağlı olmalarından kaynaklanıyor. Güneş’ten çok uzaklaştıkları için güneş panelleriyle çalışmaları imkansız; bu yüzden enerjilerini “Radyoizotop Termoelektrik Jeneratör” (RTG) adı verilen nükleer pillerden alıyorlar. İçlerindeki Plütonyum-238 bozunurken ısı üretiyor, bu ısı da elektriğe dönüşüyor. Ancak bu pillerin gücü her yıl yaklaşık 4 watt azalıyor. Bu durum, NASA mühendislerini adeta bir “elektrik cerrahına” dönüştürmüş durumda; aracın ömrünü 2030’lara kadar uzatabilmek için hangi sistemin ne zaman “fişinin çekileceğine” dair çok hassas bir plan uyguluyorlar.
Bu süreçte “güç triyajı” adı verilen bir strateji izleniyor. Yani, aracın hayati organlarını (iletişim ve manyetometre gibi sistemleri) canlı tutmak için daha az kritik olan bilimsel cihazlar sırayla kapatılıyor. Örneğin, Voyager 1’in kozmik ışınları ölçen bir parçası 2025 başlarında uykuya daldırıldı. Yakın zamanda Voyager 2 için de benzer kararlar uygulanacak. Bu kararlar çok zorlayıcı; çünkü bir cihazı kapatmak demek, insanlığın o uzak noktadan bir daha asla o veriyi alamayacağı anlamına geliyor. Ancak bu fedakarlıklar sayesinde, manyetik alan ölçümleri gibi en kritik verilerin akışı devam edebiliyor.
Fiziksel dayanıklılığın yanı sıra, yerdeki ekiplerin sergilediği zeka dolu müdahaleler de bu hikayenin en duygusal parçalarından biri. 2024 ve 2025 yıllarında, araçların yönünü Dünya’ya dönük tutan iticilerde tıkanmalar yaşandığında, mühendisler on yıllardır hiç kullanılmamış olan yedek iticileri devreye sokmayı başardılar. Bu operasyonlarda, 1970’lerin teknolojisini en iyi bilen ve şu an 80’li yaşlarında olan emekli Voyager mühendislerinin danışmanlığı hayati rol oynadı. Sinyallerin gidiş-dönüş süresi 48 saati bulduğu için, bir komutun işe yarayıp yaramadığını beklemek büyük bir sinir harbi demek. Bu yüzden Voyager’lar, bir sorun algıladıklarında kendilerini “güvenli moda” alacak şekilde programlandılar; yani bizden talimat bekleyemeyecekleri kadar uzakta oldukları için artık kendi kendilerinin doktoru olmak zorundalar.
Kapanış: Kozmik Okyanusta Bir Şişe
Voyager’lar, insan merakının sınır tanımazlığının en somut örneğidir. Görev sürelerini on katına çıkaran bu makineler, artık sadece birer metal yığını değil, Carl Sagan’ın deyimiyle “yarı robot, yarı insan” birer elçidir. Onlar, bizim adımıza sonsuzluğa atılmış sessiz anıtlarımızdır.
Carl Sagan’ın 1986 yılında Voyager için kullandığı “yarı robot, yarı insan” ifadesi, bu uzay aracının sadece metal ve kablolardan oluşan bir makine değil, insanlığın evrendeki bir uzantısı ve temsilcisi olduğu fikrine dayanır. Bu tanım, Voyager’ı basit bir cihazdan, yaşayan bir efsaneye dönüştüren iki temel direğe dayanır:
İfadenin “robot” kısmı, aracın muazzam teknik özerkliğini temsil eder. Dünya’dan milyarlarca kilometre uzakta olan Voyager, bir sorun çıktığında kendi başının çaresine bakabilecek şekilde yüksek düzeyde otonomiye sahiptir. Bir şeyler ters giderse, tıpkı bir hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eder gibi kendisini “güvenli moda” alıp bizden komut bekleyebilir. Üstelik üzerindeki bilimsel enstrümanlar sayesinde çevresini “hissedebilir”; manyetik alanları ve plazma dalgalarını ölçerek, bizim oraya ulaşamayan duyu organlarımızın yerini tutar.
İfadenin “insan” kısmı ise onun kültürel elçiliğinde gizlidir. Voyager, üzerinde insanlığa ait sesleri, müzikleri ve selamlamaları taşıyan Altın Plak’ı barındırarak sadece veri toplayan bir araç olmaktan çıkar; insanlığın bir “zaman kapsülü” haline gelir. Kaynaklar, Voyager’ı “türümüzün bir temsilcisi” ve “Dünya’dan gönderilmiş bir büyükelçi” olarak tanımlar. Araç bir gün tamamen sessizliğe bürünse bile, milyonlarca yıl boyunca galakside dolaşarak insanlığın bir zamanlar var olduğunun ve bir şeyler keşfetmek için ne kadar çabaladığının kanıtı olacaktır.
Voyager’ların pilleri tamamen tükendiğinde ve son sinyalleri de uzay boşluğunda kaybolduğunda, onlar artık sadece bizim geçmişimizin değil, geleceğimizin de sessiz bekçileri olacaklar.
Peki sizce onlardan biri, milyarlarca yıl sonra başka bir uygarlıkla karşılaşabilir mi? Bu karşılaşmada insanlığa dair bulacakları ilk şey—belki de Altın Plak’taki bir çocuk sesi veya bir Bach bestesi—onlara türümüz hakkında ne anlatırdı?
Yorumlarınızı bizimle paylaşın.
Yazan: Merve Biçmen
Bilimsel danışmanlık: Belkıs Garip, Dr. Sinan Kefeli
Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan canım öğrencim Ece Atalık’ın videonun neredeyse her aşamasında çok emeği var, çok çok teşekkür ederimmmmm. 🦋🦋
Kaynakça
Dodd, S. (2026). Voyager 1 will reach one light-day from Earth in 2026. Here’s what that means (A. Strickland, Ed.). NASA Jet Propulsion Laboratory.
NASA. (2024). Fact Sheet: The Voyager Planetary Mission. NASA Science. https://science.nasa.gov/mission/voyager/fact-sheet/
NASA. (2025). Interstellar Mission: Voyager 1 and 2 Status. NASA Science. https://science.nasa.gov/mission/voyager/status/
NASA Space News. (2026, 15 Kasım). NEW RECORD! Voyager 1 Breaks the Cosmic Barrier: 24 Hours for a Signal to Arrive [Video]. YouTube.
Paul, A. (2025, 24 Kasım). Voyager 1 is almost one light-day from Earth. Popular Science.
Stone, E. C. (2025). Q&A with Ed Stone: The Legacy of Voyager. NASA Science.
USGS Astrogeology Science Center. (2026, 13 Ocak). Hats off to the Voyagers in 2026: The little spacecraft that could! (M. Bland & L. Kestay, Eds.). U.S. Geological Survey. https://www.usgs.gov/centers/astrogeology-science-center/news/hats-voyagers-2026-little-spacecraft-could








